Deneme / Güncel Sanat / Sergi

Eşref-i Mahlukat

Hem Göklerde ne var Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var (45/CÂSİYE-13; Elmalılı Hamdi Yazır)

Rahmetime erişmek istiyorsanız, yarattıklarıma şefkatli ve merhametli davranınız

(İlâhî Hadisler,sf:32)

İnsanın yaratılmış olanlar içinde en kudretlisi, aynı zamanda da en zalimi olduğunu söylemek için etrafımıza şöyle bir bakmak yeterli. Medeniyet, geldiği noktada, nice zamandır kendine düşman bellediği doğayla savaşını kazanmış gibi poz kesmekteyse de, bu zafer tıpkı kudretli oluşumuz gibi aşikar olan bir yanılsamadan ibaret. Geriye çekildiği, alt edildiği düşünülen doğa bir hasım olarak en amansız silahları olan hastalıklarla, afetlerle, kaosla geri saldırmakta, bildiğimiz anlamıyla medeniyeti nihayete erdirebilecek bir güç olarak kendini göstermekte. Ortada kazanılan bir savaştan çok kaybedilen bir dostluk ve tarumar olan bir hayat var. Bu kadim dost ona sevgi göstermediğimizden, ona karşı olan sorumluluklarımızı yerine getirmediğimizden, onu bir yoldaş olarak görmektense ondan hakkımız olandan fazlasını isteyip onun cömertçe sunduğu kaynaklarını tüketmeye çalışmamızdan mütevellit en tehlikeli düşmanımız haline geldi. Kaybeden sadece insanlık değil, hayatın kendisi.

Nermin Er’in Kabataş’ta bir binanın dış cephesine iliştirdiği rengarenk kuş yuvalarından ve ağaçların arasına gizlenmiş hoparlörlerden caddeye yayılan kuş seslerinden mürekkeb  “Tek Göz Oda” adlı eseri doğa ile bozulan ilişkimizi beyhude bir gayretle yeniden tesis etmeye girişen bir yerleştirme. Gayretin beyhudeliği ise işi zayıflatmaktansa ona bir ağır bir melankoli katıp eski dostumuzu yad etmemize vesile oluyor. Caddeden geçen alelade bir insanın dikkatini ilk önce şakıyan kuşlar sonra da Er’in ihtimamla yerleştirdiği onlarca güzel yuva cezbediyor. Etrafta biraz vakit geçirirseniz, işin hemen hemen herkeste bir tebessüm, anlık da olsa huşu yarattığına kolaylıkla şahit olabilirsiniz. Yuvaların boş, sesin bir kayıttan geldiğini fark edecek kadar dikkat kesildiğinizde ise içinizi hüzün sarması işten bile değil. Bu yuvalar birer perili ev ve namevcut kuşlar bizim doğayla son bulmuş muhabbetimizi çağırıyorlar.

Doğa elbette insan olmadan da var olabilir. Doğaya karşı sorumlu olmamız onun bize muhtaç olmasından ziyade onunla muhabbet etmenin, ona değer vermenin hayata, hayatımıza katacağı dinamizmden ileri gelmekte. Osmanlı mimarisinin ilginç unsurularından biri olan kuş köşkleri böyle bir muhabbetin temsilidir. Hatta Sultan Abdülaziz’in bile, Kanlıca’daki Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın korusuna şafak vakti bülbül sesi dinlemek için gittiği söylenir. Habib kelimesiyle aynı kökten gelen muhabbetin kaynağı ise sevgidir. Sevgi dinamik, devinim halindeki bir hayatın en hakiki amilidir. Fakat modern aklın doğa ile olan ilişkisi, doğayı hammade olarak görmekten öteye geçemediğinden sevgi nice zamandır bu ilişkide eksik; sevgisiz bir hayatı da dinamik kılmak ne yazık ki mümkün değil.

Tek göz oda artık imkanı bulunmayan bir muhabbeti, bir gönül bağını tekrar kurmaya çalışırken elbette kuş köşklerini örnek alıyor. Sanatçının detaylı araştırmaları ve ince hesaplamaları sonucu kuşlar için en uygun biçimde üretilmiş yuvaların yanına kuş sesleri de katılarak doğayla iletişim kurmaya çalışılmış. Açık ki Nermin Er insanlardan önce kuşları muhattap almış. Ancak sanatçının tüm iyi niyetli çabalarına, işine aktardığı sevgisine rağmen doğadan bir cevap bir ses gelmiyor. Anlamı bizim için bir giz olan remikslenmiş kuş sesi kayıtları Kabataş’ın gürültüsü içinde kuşlardan bir cevap alamadan kaybolup gidiyorlar. İşin asıl eylem alanı da bu noktada beliriyor. “Tek Göz Oda“, yoldan geçenler için bir hoşluk, doğayla temas yanılsaması olsa da işi melankolik kılan ve bir sanat eseri olarak onu güçlendiren,  yarattığı bu muvaffakiyetsizlik. “Tek Göz Oda” bize kuş cıvıltılarına ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor ve bizi doğa karşısında işlediğimiz suçların hesabını çıkarmaya, yaptığımız katliamların yasını tutmaya çağırıyor. Ancak böyle bir yas süreci tamamlandığında doğadan bizi affetmesini bekleyebileceğimize ve o zaman sesimize sesle karşılık vereceğine dair bir bilinci tetiklemeye gayret ediyor.

Halk arasındaki tabirle insanın eşrefi mahlukat olması, insanın doğa üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkına sahip olduğu şeklinde yormulanmamalı. Insan hayata karşı sorumludur, hayatın yeşerebilmesi, dinamik kalması rüşeym halinde barındırdığı kapasitelerin kuvveden fiile çıkması için yapılması gerekeni yapmak kişinin boynuna borçtur. Bu, dışardan gelen bir emir değil aksine varoluşun içinden çıkan bir zaruriyettir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s