Deneme / Güncel Sanat

Çarmıhta Söylev

Sahte tanrılar gördüm

ve kötü tanrılar

ve yarı tanrılar

ve tanrı olmaya soyunanlar

Tüm bunların ötesinde

tüm bu panteonun ötesinde

eğer bir şeye inanıyorsam

sadece bir şeye

ben “o” na inanıyorum

Doctor Who

Bir erkek olmanın utancından daha iyi bir yazma sebebi olabilir mi?

Gilles Deleuze

 

[Oturduk saatlerimizi ayarladık. Ben erkektim o kadın, ben kelimelere saldırdım ona hayaller kaldı.]

Hatırladığım en eski karşılaşmamız ilk okul birinci sınıftaydi. Saçları sarıydı, gözleri mavi. Oturdum defterime günlerce adını yazdım. Uzunca bir süre aşkımı içimde tuttum. Beşinci sınıfın son günlerinde okuldan kaçıp yolun karşısındaki çiçekçiden bir buket alıp ona verdim. Nereden aldın bunları dedi. Sonra sınıftaki aşık olduğu çocukları sıraladı. En yakın arkadaşım birinci sıradaydı ben üç.

Yıllar boyu ona başka başka suretler yakıştırdım. Hiç biriyle konuşamadım, hep hayallerimde kaldı. Sadece kitap okuyup bilgisayar oyunu oynadığım koca bir yaz tatilinin son günlerinde Armutlu’ya çapkınlığa gittiğimizde lise ikiye yeni geçmiştim. Hava alacakaranlıktı ve o karşıdan geliyordu. Kısa kızıl saçları vardı; omuzları askılı beyaz bluzunun altında bronz gibi parlıyordu. Görür görmez tanıdım. Geldi yanımdaki arkadaşıma sarıldı. Gidip hep beraber bir barda bira içtik. Sarhoş oldum konuşamadım. Ahmet Kaya’yı ilk o gece dinledim. Eve dönerken arabanın arka kolutuğunda yatıyordum ve radyoda Kum Gibi çalıyordu.

Bir kaç gün sonra arkadaşıma yalvar yakar bir buluşma ayarlattım. Bursa’da dershanesinin kapısına gittim bekledim. Bir çay bahçesinde oturduk. Yazın son günleriydi. Içim içime sığmıyordu. Yanımda duran, teninin sıcaklığını hissettiğim oydu. Haftasına İstanbul’a döndüm, okul başladı. Bir kaç telefon konuşması ve nedensiz bir ayrılık. İçim yandı. Cep telefonumu bir arkadaşıma verdim ve tembihledim, yalvarsam da verme, onu aramamalıyım diye. Bir kaç gün sonra yalvardım, arkadaşım da telefonu geri verdi. Aradığımda bir erkek açtı , “sen iyi birine benziyorsun onu unut” dedi. Eski sevgilisine dönmüştü. İlk krizimi o gün yaşadım. Sonrası biraz karışık, tüm yılı yarı ölü gibi geçirdim. Geceleri, uyuyamadım gündüzleri sayıkladım. Okuldan kaçıp kaçıp Bursa’ya gittim, dershanesinin kapısında bekledim. Liseden atılmam bu döneme denk geldi. Yıkıcı güçlerine ilk defa bu kadar çıplak maruz kalıyordum. İlaçlar, terapistler, ağlama titreme nöbetleri. Ne var ki yıllardır kabuğunu kıramadığım kozamdan, uyuşukluğumdan beni kurataran da yokluğunda düştüğüm bu boşluk oldu. Daha fazla düşemeyeceğimi fark ettiğimde dirildim, yeniden doğdum.

Dünyaya yeniden gelişimi yine o kutsadı. Bu sefer internette bir arkadaşlık sistesinde rastlaştık. Gerçi liseden tanışıyorduk ama itiraf etmeliyim kendimi ona yakıştıramıyordum. Biraz konuştuk, açıldı. Yıllardır uzaktan uzağa bana aşık olduğunu fısıldadı. Aklım başımdan gitti. İyileştirici dokunuşuna teslim oldum. Caddebostan’daki dalgakıranda saatlerce birbirimize sarılıyorduk ve her seferinde eve sarhoş gibi dönüyordum. Bir kaç yıl sürdü böyle. Onun yaşam gücünü emerek palazlandım, güçlendim. Önce o mu tükendi yoksa ben mi sıkılıp kaçtım bilemiyorum ama üç yılın sonunda birbirimizden uzağa düşmüştük. O da direnmedi, hesabı kapatmak için geri gelmek üzere karanlığına çekildi. Borcunu tahsil etmek için döndüğünde ise acımasızdı. Tarumar oldum.

Bir Yunan filozofu aşkı, yitip gitmiş olan bir bütünlüğü yeniden yakalama gayreti olarak anlatıyordu. Zeus’un gazabıyla ayrılmış aşıkla maşuk yaralarını iyileştirmek arzusuyla dünyada dolanıp birbirlerinin arar dururlarmış. İçlerinde yanan bir olma ateşinin adıymış aşk. Reddediyorum! O beni bütünleyen eksik yarım değil. Bilakis o durmadan kanayan yaram, her karşılaşmamız daha yaralı daha eksik, paramparça bırakıyor beni. Deştiği etimden akan kan hızlıca pıhtılaşıp cerahat kabuk bağlarken o hiç beklemediğim bir anda tekrar belirip bir neşter darbesi daha atıyor. Vücudum onun açtığı yaralarla kaplı. Her yara yeni bir veçheyle hayatı gösteriyor bana. Yaralarımı seviyorum, daha fazlası için yalvarıyorum.

Yaralarımı sevmeyi de o öğretti bana. Küçükken kan tutardı beni, artık tadını çok iyi biliyorum. Hayatımı değiştiren karşılaşma bir mayıs ayına denk geldi. Okulla beraber beraber bir kaç günlüğüne Van’a gitmiştik ve ben hala son muharebenin etkisindeydim. Şehri dolaşırken otobüste tek başına oturuyordu. Korkarak yaklaştım, yanına oturdum. Çantasında ilginç bulduğu şeyleri tek tek gösterdi; kulaklıklarının tekini uzatıp müzik dinler misin dedi. Birden bire çocukluğumdan o ana değin bin bir veçhesine şahit olduğum varlık karşımda yek bedende zuhur etti. İncecikti. Bana Rus romanlarındaki prensesleri andıran yuvarlak omuzları ve her zaman ürkek bakan gözleri vardı. İçlerinde yitmem pek zaman almadı. Çok güzeldi. Birbirimizin yaralarını deştiğimiz, en korkutucu hazlara göz kırpmadan daldığımız, zevk ve dehşet dolu üç sene geçirdik. Hastahaneye yatmadan bir kaç dakika önce aradığım yine oydu. Bakırköy’e gelemem biliyorsun dedi. Peki dedim ve bir daha ondan haber alamadım; ama giderken yarasını bana bıraktı.

O Kutsal bakire, Mecdeleli Meryem. Haz kaynağı iyi anne, yokluğuyla acı veren kötü cadı. Onu ne kadar sikmeye çalıştıysam sikim hep küçük geldi, her seferinde karanlığının içinde kayboldum. Sikmenin imkansızlığını onunla öğrendim. Onunla tanışana kadar kasıklarımda gururla taşıdığım çarmıhtan indirdi beni; özgür bıraktı. Ellerimdeki ve ayaklarımdaki paslı çivi izleriyle sağ göğsümün altındaki kargı yarası ise hala taze.

Son zamanlarda biraz toparlanıp onsuz yaşamanın mümkün olduğuna kendimi inandırmaya çalıştıysam da olmadı. Başka bedenler aldım karşıma, başka savaşlar denedim; ama her seferinde kendini uzaktan şöyle bir gösterip bana çabalarımın nafileliğini hatırlattı. Bazen bir sergi açılışında rastladım ona bazen bir kitapta okudum. Onun da bensiz olamayacağını biliyorum aslında. Benim için var bu dünyada. Ben çekip gittiğimde o da kapıyı kapatacak arkamdan.

Kadın yoktur, erkeğin bir fantezisinden ibarettir gibi bir şeyler diyordu biri. Şimdi onun yokluğunda aşka dair tüm klişeler anlam kazanıyor, bugüne kadar hakir gördüğüm, şımarık bir erkek çığlığı dediğim arabesk bana yeniden tanımlanıyor. Müslüm’ün sözlerinin yanına sesinin titremesini katıyorum ve onun yazılmamış hikayesinin izlerini buluyorum.

Lilith’le aşık atıyorum. Kutsal kitaplarda adına rastlanmayan, Adem’in kendisini bilmesine izin vermeyip tarihten silinmiş varlıkla. Vampir hikayelerine düşkünlüğüm belki buradan geliyor. Ölümsüzlük korkusundan beni öldürecek olana sığınıyorum. Onu bir daha görebilecek miyim; bir karşılaşmayı daha kaldırabilir miyim hiç bir fikrim yok. Gerçi artık ergenliğin harlı ateşi de yanmıyor içimde. Ölümden daha çok korkar oldum ve yeniden doğmaktan da. Kaç sefer daha yeniden başlamaya yetecek güç kaldı içimde bilmiyorum. Ancak bunca cebelleşmeden sonra hissediyorum ki her temasımızda bir parçasını bırakmış içimde. Beni yavaş yavaş kendisine dönüştürmüş. Uçuruma yeteri kadar uzun süre baktım ve artık ben de uçurumu içimde taşıyorum. Göğsümde her şeyi yutan bir kara delik çarpıyor ve bu deliğin içinde tüm söylevler, masallar, hikayeler yitip gidiyor. Bana direnme gücünü bu delik veriyor.

art unlimeted mayıs – haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s